Geçmişten Günümüze Uçakların Tarihçesi ve Otonom Uçaklar

0
337

Wright kardeşlerin 1903 yılında ilk motorlu uçuşu başarılı bir şekilde gerçekleştirmelerinin ardından insanoğlunun havadan daha ağır bir cisimle uçulabileceğine dair umutları yeşermiş ve havacılık sektörü yıllar içinde çok hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır.

          Wright kardeşlerin bu başarılı girişiminin ardından dünya üzerinde yeni bir taşımacılık türü ortaya çıkmış, bu gelişmeyle birlikte yeni havaalanları yapılmaya başlanmış ve yeni havayolu şirketleri kurulmaya başlamıştır. Bu taşımacılık türünün yaygınlaşması ilk başlarda kargo ve posta taşımacılığıyla olmuş, yolcu taşımacılığına ise kademeli bir şekilde geçilmiştir.

         Sektörün büyümesiyle birlikte farklı özelliklerde yeni uçaklara ihtiyaç duyulmuş ve yeni uçak üreticileri ortaya çıkmıştır. Özellikle 1910’lu yıllardan itibaren Douglas, Boeing ve Fokker gibi şirketler kurulmaya başlamış, özellikle de Douglas şirketinin DC serisi uçakları jet motorlu uçaklara geçişte etkin bir rol oynamıştır. Türk Hava Yolları da DC-3 modeli uçaklardan filosunda bulundurmuş hatta ilk yurtdışı uçuşu olan Atina uçuşunu bu uçakla yapmıştır.

          Resmi kayıtlara göre jet motorlu uçak çağına De Havilland Comet projesi ile geçilse de bu proje başarısız olmuş, yerini Boeing firmasının B707 modeline bırakmıştır. İlk uçuşunu 1957 yılında yapan B707,1000 adetten fazla üretilmiş, Türk Hava Yolları da dahil olmak üzere birçok havayolu şirketinin filolarında bulunmuştur. O dönemdeki diğer uçaklara göre uzun uçuşlarda 150’den fazla yolcuyu aktarmasız olarak taşıyabilmesi, bu uçağı şirketlerin filolarında bulundurmalarının temel sebeplerinden biri olarak gösterilebilir.

          Teknolojinin gelişmesiyle birlikte yolcuların daha konforlu ulaşım isteği, havayolu şirketlerinin ise operasyonel maliyet açısından daha ekonomik uçak istemesi üreticileri yeni uçaklar üretmeye sevk etmiştir. Artık havacılık sektörü 1990’lı yılların başlarından itibaren yeni bir sürece girmeye başlamış, bu zamana kadar geçen sürede birçok şirket kurulmuş, batmış, birleşme yoluna gitmiş fakat en sonunda dünya havacılığına yön veren iki dev ayakta kalmayı başarabilmiştir. Biri 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan, Amerika merkezli, jet motorlu uçuş çağını başlatan, tecrübeli Boeing; Diğeri ise 19. Yüzyılın 3. çeyreğinde kurulan, kısa sürede çok büyük bir gelişme gösteren, Avrupa merkezli Airbus.

          Boeing, yolcu ve şirketlerinin bu ihtiyaçlarına cevap verebilmek amacıyla dar gövdede B737 uçağını ve geniş gövdede B777 uçaklarını piyasaya sürmüştür. Airbus’ın bu iki uçak karşısındaki en büyük hamleleri ise B737 karşısında A320 ailesi, B777 karşısında ise A330 olmuştur. Bu dört uçak modelini de bünyesinde bulunduran Türk Hava Yolları, uyguladığı bu stratejiyle Avrupa ve Amerika arasında başarılı bir siyasi denge politikası uygulamayı amaçlamıştır. Ayrıca bu uçaklar A330F ve B777F ismiyle dünyada en çok kullanılan yeni nesil kargo uçaklarının başında gelmektedir. A330, 67 ton,B777 ise ortalama 102 ton kargo taşıyabilirken günümüzde Turkish Cargo’nun filosundaki uçakların bel kemiğini bu uçaklar oluşturmaktadır.

          2010’lu yılların başlarına geldiğimizde 50 yıldan fazla kullanılan ,havacılık dünyasına “Göklerin kraliçesi” ismiyle nam salmış B747 uçakları yüksek operasyonel maliyetleri sebebiyle şirketler tarafından emekliye ayrılmaya başlanmış ; Airbus’ın büyük umutlarla başladığı A380 projesi yüksek işletme maliyetleri, şirketlerin bu uçakları dolduramaması ve Covid-19 pandemisinin havacılık dünyasına vurduğu büyük darbeye daha fazla direnememiş ve üretim bandı durdurulmak zorunda kalınmıştır. Bu gelişmeler geniş gövde uçak pazarında yeni uçak ihtiyacını gözler önüne sermiştir. Ayrıca şirketlerin operasyonel yönden daha ekonomik uçaklar istemesi de bir başka ana etkendir.

          Bu gelişmelerin ardından Boeing B787 Dreamliner modelini, Airbus ise A350 modelini piyasaya sürerek şirketlerden gelen talepleri karşılamaya çalışmışlardır. Bu iki uçağın en büyük özelliklerine baktığımızda gövdesinde kullanılan kompozit malzeme oranının fazla olması, yakıt verimliliğinin çok yüksek olması ve en önemlisi de çok teknolojik birer uçak olmalarıdır. Bu yüksek teknolojiye sahip uçakların, pilotların görevini minimuma indirerek ilerideki otonom yolcu uçaklarının temel prototipi olacağı şeklinde yorumlanabilir. Airbus’ın otonom uçak testlerinde A350-1000 uçağını kullanması ise  bu tezin en somut örneklerinden biridir.

          Uçaklarla yolcu taşımacılığının başlamasının üzerinden yaklaşık 100 yıl geçmiş ve bu dönem içerisinde birçok ölümlü uçak kazası meydana gelmiştir. Bu kazaların sebeplerinin başında insan faktörü çok önemli bir yer tutmaktadır. Şirketler ve otoriteler tarafından insan faktörü etkeni takip edilmeye çalışılmakta ve eğitimler verilmektedir. Uçak üreticileri de insan faktörü sebebiyle meydana gelebilecek hataları en aza indirmek için pilotsuz uçaklar üzerinde çalışmaklar yapılmaktadırlar. Bu alanda en büyük yatırımı yapan şirketlerin başında Boeing ve Airbus bulunmaktadır. Ayrıca geçtiğimiz aylarda Airbus A350-1000 uçağını kullanarak otonom taksi ve iniş-kalkışı başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğini açıklamıştır.

          Otonom uçakların hayatımıza etkisini havacılığın 3 temel unsuru olan uçak üreticileri, havayolu şirketleri ve yolcular açısından değerlendirdiğimizde karşımıza birbiriyle bağlantılı birçok sonuç çıkacaktır. İlk olarak, bu değişimden en az etkilenecek olan uçak üreticileridir. Çünkü üreticiler pilota endeksli üretim faaliyetlerini, Ar-Ge yatırımlarını bu değişimden sonra daha çok elektronik ve yazılımsal yönde geliştirmeye çalışacaktır. Havayolu şirketleri açısından bakarsak durum biraz daha risklidir. Çünkü otonom bir uçuş sırasında ne kadar teknik sebeplerden dolayı olsa da ölümcül bir kaza yaşanması durumunda şirketler ciddi bir imaj zedelenmesi yaşayacak bu durum da şirketlerin iflasına bile yol açabilecektir. Bu duruma en somut örnek Boeing firmasının geçtiğimiz senelerde B737MAX uçağıyla yaşadığı sorunlar gösterilebilir. Bu kriz şirket üzerinde ciddi imaj kaybına neden olmuş, ayrıca siparişler üzerinde negatif bir etki yaratmıştır. Bunun yanında otonom uçakların şirketler üzerinde maliyet açısından olumlu bir etkisi de olacaktır. İnsan faktörünün ortadan kalkmasıyla eğitim giderleri, pilotaj maliyetleri gibi kalemler ortadan kalkacaktır. Konuyu havacılığın diğer bir unsuru olan yolcular açısından değerlendirdiğimizde durum biraz daha farklıdır. Çünkü insan bazen uçağa binerken pilotla göz göze gelir ve pilot yolcuya adeta gözleriyle “korkmanıza gerek yok, her şey yolunda, bana güvenebilirsiniz” der. Bu durum insanda bir güven duygusu yaratarak yolcunun içini ferahlatır. Fakat otonom uçaklar hayatımıza girdiğinde ne kadar güvenli olsalar bile yolcular tarafından uzun bir adaptasyon sürecine maruz kalacağı tahmin edilmektedir.

          Konuyu özetlemek gerekirse; teknoloji yıllar boyunca sürekli gelişmiş, insanlar için faydalı olmaya çalışmış, bu süre zarfı içinde insanların ihtiyaçları da sürekli değişmiştir. Fakat teknoloji insanoğlunun ihtiyaçlarından daima bir adım geride kalmıştır. Otonom uçakların yavaş yavaş hayatımıza girmeye başlamasıyla teknolojiyle insanların pozisyonları değişmek durumunda kalmıştır. Yani önceden teknolojinin gelişmesini bekleyen insanoğlunu bu sefer de teknoloji beklemek durumunda kalacak ve bu durum uzun bir adaptasyon sürecini beraberinde getirecektir.

EMRAH İPEK 

Kaynakça:

https://tr.euronews.com/2020/01/17/airbus-tan-tarihi-test-ucusu-ilk-kez-tam-otomatik-kalkis-basar-ile-yapildi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Boeing_707

https://tr.wikipedia.org/wiki/KLM

https://tr.wikipedia.org/wiki/Airbus

https://tr.wikipedia.org/wiki/Boeing

https://tr.wikipedia.org/wiki/Douglas_Aircraft_Company

https://tr.wikipedia.org/wiki/Wright_Karde%C5%9Fler